Bir Yığın Yapmacık Çocuk

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI:  Porthos

DAVALI: Seçkin Gündüz (Semaver, Sayı 4)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Semaver’in bu sayısı vasatın altında. Sanki, arkadaşlar hadi çızıktırın bir şeyler de bir sayı çıkartalım, denilip de zoraki hazırlanmış. Aylık dergilerde bu olur da, iki ayda bir yayınlanan dergiler biraz daha titiz olmalı bu meselede. Görece iyi olan Bülent Gündoğan imzalı “Kanayaduran Aşklar Ezgisi” adlı öyküdeki bazı ifadeler hoşunuza gidiyor. Zaten kelime seçimleri de güzel yazarımızın.  Nihan Işıker’in “Anlıktırkaranlık” öykümsüsü de iyi sayılır; onu da cümle terkipleri okutuyor. Bu sayının en güzel öyküsü Ahmet Karacan tarafından yazılmış olan “Satılık Adam”. Gerçi “doğu öykücülüğü”nü anımsatıyor, mesajlar mancınıklarla üzerimize üzerimize geliyor fakat bunu iyiye yakın bir seviyede kotarabilmiş yazar. Emrah Koçak’ın yazdığı “Çay Sevmeyen Martı”nın konusu güzel. Martı öyküsünün kendisi de iyi fakat geçişlerde durup düşünmeyi unutmuş herhalde. Hoop bir orada, bir buradayız. Çekirge misali. Muhammet Erdevir’in “Yenilginin Kıyısında” adlı öyküsünde ise anlatmaya çalışılan anlatılamıyor, sezdirilmesi gereken sezdirilemiyor. Şekli sorunlarla didişen bir öykü. Derginin “imtiyaz sahibi” Baki Karcı reyizin İnci Aral incelemesi ise klişeler girdabında boğulmuş, sanki ilk defa kalem oynatan biri tarafından yazılmış. (Bu, aslında, Semaver’in genel sorunu maalesef). Meral Afacan Bayrak ile yapılan söyleşi de yazarın kendi öyküsü de seviyeyi yerlere çalıyor. Sırf dergiye bir “söyleşi” koyulacak diye kasmaya gerek yoktu yani. Yaşar İlhan’ın “Özlenen Dem”i ise sıkıcı bir üslupla, aşırı ayrıntılarla bezenmiş, gereksiz bir duygusallıkla boyanmış. Bir an dedim, ne oluyoruz ey aşıklar. Eğer Seçkin Gündüz’ün “Kestane Çocuk”unu eleştirmeyecek olsaydım, kesinlikle onu ele alacaktım.

semaver 4Çok kısaca öykü konusundan bahsedeyim ve uzun sürmeyecek eleştirimi de ardına kondurayım. Bir çocuğun doğayla bütünleşmesini ele alıyor öykü. (Ağaçlarla falan konuşuyor örneğin). Muhtemelen ebeveynlerinden yalnızca birisi hayatta olan ve o da öykünün geçtiği zaman diliminde ölmüş bulunan bir sıbyanın oyun oynasın diye evden (cenaze evinden) gönderilmesiyle başlayan öykü onun iç sesleriyle sürdürülüyor ve gün bitimiyle noktalanıyor. Daha doğrusu, “Yoksa kestane mi olsaydım” diye düşünedururken sonunda kestane olmasıyla bitiyor. Fantastik ögeler ve ana izlek pek başarısız değil, ama kalan tüm öykü fecaat.

Monolog ve diyalogları o kadar banal ve irite edici ki öykü kahramanı olan o çocuğun masumiyeti bile kurtaramıyor durumu. Örneklerle anlatayım:

“Bir daha”, diyorlardı, “bir daha oynayalım. Güneş yeni battı.”

“Sen ebe ol.”

“Yo, sen, sen!”

Gülüşerek ayrıldılar. “Yarın yine burada,” diye bağrışıyorlardı.

“Bildikleri bütün oyunları oynadık,” diye fısıldadı. Kendi kendine konuşmamalıydı; ‘Daha da biliyorlar mı? Hepsini oynadık mı?’

Biz de çocuk olduk, böyle mi döner muhabbet Allasen? “Yarın yine burada” denmez benim bildiğim, çekip gidilir. Hani, “Canım Kardeşim” filminde Kahraman, öleceği haberini misket oynadığı arkadaşına veriyor da o da ölünce misketlerini ona verip vermeyeceğini soruyor ya, işte çocuk beyni öyle işler. Basit, naif. Planlama yoktur. Kapitalist mantalite yoktur. Zaman yoktur. Buradaki durum ise bunun tam zıttı. İkincisi şu:

“kahkahalarım… yamaçtan dalga dalga kestaneliye yükselsin… Tan… öğle… akşam… gece… gün dedikleri bu mu… sorsun, gitsin sorsun…’

Bir çocuk gerçekten şöyle düşünebilir mi? Ben şahsen -kuş kadar beynimle de olsa bir yetişkin olarak- bu kadar zaman kavramını bir anda düşünemiyorum, çocuk nasıl düşünsün “tan” vaktini. Öyküye de bir “Tan Baskını” gerek belli ki. Neyse. Bunların hiçbir doğallığı yok. Madem çocuk ağzını verme kabiliyetinden yoksun yazar, niçün girişir buna? Sadece elöyküsel olarak yazsa daha iyi olmaz mıydı? Madem tutamıyor kendini, dizginleyemiyor atları, o şekilde kurgulasaydı. Anlatım biçimiyle ilgili bir örnek daha vermek istiyorum. Hele şuna gelin, anlatıcı savaşına bakınız. Noktalamasını dahî aynen yazıyorum.

“Daha dün! Kaç gündür! Buraya geldiğimizden bu yana… Değil uzaklara gitmek kapıdan dışarıya adım attırmıyorlardı. Oysa bu sabah! Sarsarak uyandırıp, ‘Haydi çık; git, oyna,’dediler. Yıldızlar silik silikti. Sokakta kim olur ki” Birden gülümsedi, ‘Olsun… Çok geçmeden arkadaş buldum ya…’ Elinde olmadan gülümsemişti.

Nereden başlayacağımı bile bilmiyorum. Fakat şöyle diyeyim. İlk cümlelerde bir zihin akışı var (gibi-msi), doğal olarak birinci tekil şahıs kullanıyor. Tamam, uygun. Karakterin hayıflanmasıyla devam edelim. Ona da tamam. Gerçi orada, elöyküsel bir anlatım mı var, protagonist mi belli değil, orası muğlak. Hadi tamam, kurcalamayalım.  “Yıldızlar silik silikti”de iş kopuyor asıl. Nereden nereye. “Birden gülümsedi” de bunu taçlandırıyor. Al bi’ de burdan yak! Yazarımız maden mühendisi malum, anlatıcıyı bulmak için ta cümlelerin dibini magmaya kadar kazmak lazım. Sadece bu pasajda bile raks eden zaman kiplerini de artık siz düşünün. Bunu geçiyorum, yeter, şimdi sıra kelimelerinde.

TDK bize her ay belli bir miktar ücret ödediği için, bu konuda da yanlışları bulup söylemekle muvazzafız malumunuz olduğu üzere. Varan 1: “İşaret parmağı” olarak yazılmıyor muydu, bitişik yazılmasının sebebi nedir? Unutulmuş mu editöryal problemler mi? Şiirde tabii at koşturmak kolay, harf unutsan üslup çıkardı derler. (Aklıma nedense “Natama” geldi) Öyküde bunu yapmak abes. Hee, yaparsın ve bu gerçekten de yazım tarzının bir yansımasıdır, amenna, ama burada olmamış. Açıkça yanlış işte. Varan 2:  “Bugünün dünden ayrıcalığı”. Bu nedir Allah aşkına? Farklı bir tamlama uğruna katl-i kelam caiz midir? Ne demek ayrıcalığı? Yerine bi’ “imtiyaz” koyun bakayım, mantıklı geliyor mu? (Uff tamam, biliyoruz herhalde her kelimenin farklı olduğunu) Yazar yazmış, ama düşünmemiş. Öykünün şiire benzemediğini bilememiş yahut hiç önemsememiş. Yazar burada kelimeye farklı bir mana vermek istemiş zamazingolarına girmeyin lütfen, yemezler. Sitemizdeki son eleştiride Aramis’in yakındığı gibi, şairimsi-öykücümsü karışımı bir durum söz konusu burada da. Keşke bunun yerine şiir yazsaydı yazar. Keşke sadece şiir yazsaydı. Benden bu kadar, yapmacık şeylerle gelmeyin bana.

Balizarde affetmez!

Öykü-öldüren Yazarcıklar

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Aramis

DAVALI: İbrahim Karaoğlu (Dünyanın Öyküsü, Sayı 6)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Bu sayıda yayınlanan öyküler vasat, belki de azıcık üstünde takılı kalmış. Normalde yer verdikleri çeviri eserler yürekleri altüst eder cinsten olurdu fakat Alireza Mahmoudi İranmehr’in “Pembe Bulut”unu saymazsak kalanı “eh işte” kabilinden. Hele Christian Bobin’in “Hiç Kimsenin İstemediği Bir Öykü”sü gerçekten adına müstahak. Çok düşünüyorlar mı böyle metinler kaleme alırken acaba, merak etmiyor değilim. Gerçi kendisi yanıtlamış: “bir sözcükten diğerine atlayan bu bocalama hali can sıkıcı.”  Yerli öykücüler ise -hakkını verelim- bir adım öndeler.  Sedat Erden’in “Arabacı” isimli öyküsü o kadar güzel ki tümceleri bir daha okuyasınız geliyor. Dede figürü, çocuk psikolojisi çok başarılı bir şekilde verilmiş. Mehmet Atilla “Gelgit”i yazmış. Gelmiş, ama gidememiş. Eğer Figen Alkaç “Meşrepli Mahalleler”de  ana izleğini tam takır tutturabilseydi çok başarılı bir öykü olabilirdi. Yine güzel, ama bulanık sularda debeleniyor gibi. Kısa öyküden bahsediyoruz kuzum, lütfen ama. Bin çeşit çöpten bize ne? Bu sayının en mükemmel öyküsü ise üslubuyla beni benden eden, ifadeleriyle yüreğimi dağlayan Handan Gökçek. “BEBEK-ler” bir daha okunabilecek öykülerden. Sanat yapıyor. “Suya uzandı, parmaklarının arasından ılık ılık aktı masumiyet, kalbine doldu.” Gel de etkilenme. Özgür Puya’yı da seviyorum şahsen. Güzel yazıyor çocuk. Çizgiyi bozmadan devam ediyor, aferin. Evet, şimdi geldik derginin en başarısız öyküsüne. Aslında girizgahı bu kadar uzun tutmamın sebebi biraz da eleştireceğim öyküye çok az değinmek istememden. Canımı çok sıkıyor böyleleri çünkü. Neyse.  Şudur: “Ölü Deniz Mezarlığı”. Yazan: İbrahim Karaoğlu. Buna geçmeden evvel Ayşegül Tözeren’e de bir methiye sunmak niyetindeyim. Çünkü bu sayıdaki yazısıyla bir cesaret örneği göstermiş ve eleştiri ile ilgili bir yazı yazmış. Semih Gümüş’ü dahi -ki sol edebiyatın peygamberlerindendir malum- eleştirmiştir. Tam manasıyla arkasındayız ve destekliyoruz.

Dünyanın Öyküsü sayı 6Öykünün ana konusundan başlayayım. İzmir’de geçirdiği çocukluğunun ve anılarındaki güzelliğin 6-7 Eylül olaylarından sonra yok olmasını konu ediniyor. Öykü anlatıcısının nostaljik beyanatlarını okuyoruz. Şirozer adlı bir arkadaşı (yahut sevgilisi) bu olaylarda öldürülüyor fakat bu mesele sezdiriliyor sadece. Anlatıcı, yıllar sonra oraya gittiğinde geçmişini anımsıyor ve ıstırap çekiyor. Karaoğlu’nun bu olayı seçmesi tesadüf değil. “Bellek”e önem veren bir kişi olduğunu biliyoruz. Zaten öykünün bir işlevi de unutmayı engellemek olduğu için onun bu niyetini okuyor ve övüyoruz. Nezaket sahibi bir insanın öyküsünü eleştirdiğim için de ona göre yorum yapmayı uygun görüyorum. Öyküde “Karantinalı çocuklardık” diyor ya işte oralar hep gerçeğe dayanıyor. Karantina=Küçükyalı. Hikaye de 6-7 Eylül olaylarından dolaylı olarak etkilenen İzmir Yahudilerini telmihen kaleme almış. Ve gerçekten de o günlerde Şirozer ismindeki bir Yahudi çiçekçinin dükkanı yağmalanmış mesela. Bunu nereden öğreniyoruz? Fatih Çavuşoğlu’nun 2009 yılında hazırlamış olduğu ve 6-7 Eylül olayları sırasında İzmir Yahudilerinin durumunu inceleyen tezinden. İbrahim Karaoğlu da muhtemelen -bence kesinlikle- oradan öğrenmiş.

Şimdi yazar ile öykü arasında bir bağ kurmak için şunları sıralayayım anacım. Evvela, Karaoğlu bir “sanat eleştirmeni”. Fakat öykünün sanatsallık damarıyla ötekiler farklı. Tamam, disiplinlerarası iletişimi inkar etmiyorum, ama ne zaman bir ressam, bir şair öyküye bulaşırsa genelde içine ediyor. Hala şiirden bozma öykümsüler görmemizin sebebi bu. Bu yazarcıklar ne öykücü ne de şairdir. İkisinin arasında ne idüğü belirsizlerdir efenim. Eh tabi unutulur giderler. Takip edenler bilir, bizimle olan tıvitır döğüşünde İsa Karaaslan “nesir, şiir yazamayanların alanı” demişti. İşte bu hastalıklı yaklaşım yüzünden bugün öyküyü nevi şahsına münhasır bir sedirde oturtamıyoruz. Hala küçük roman, şiirsel nesir, iki arada bir derede tür olarak görüyoruz. Bugün öykünün sahiplenilmemesinin en büyük sebeplerinden birisi budur. Şair ve romancı kibrinin de pekiştirmesiyle edebiyatın piç evladı olarak görülmesi. Asıl konumuza dönersek, İbrahim Karaoğlu da bunun aynısını yapıyor. Arkaplan oluşturmamın sebebi bu. Öykü konusu güzel, tamam ama şeklen, tıpatıp şiir gibi yazılmış. Okuyunca sinirim gerçekten bozuldu. Öykü okuruna yapılmış bir saygısızlık olarak addediyorum bunu. Parça parça ifadeler, oradan oraya atlamalar, boş satırlar. Bir örnek vereyim de soyut sınırlardan somuta akalım:

“Belleğimde hala Domina’nın yanık sesi. Bir elinde hiç eksilmeyen Yenice sigarasıyla,  evinin cumbasından ‘Yo Era Ninya’yı

söylerdi art arda. Bizim dilimize dolanırdı o şarkı, mırıldanarak gün boyu. Düşerdik, kalkardık

kabuğunu soyardık küçük

yaralarımızın. En çok dizleri kanardı Şirozer’in, benim dirseklerim acırdı. Leke tutmazdı tenimiz.

Çabuk iyileşirdi yaralarımız.”

ibrBunları bir öykü dergisine yakıştıramıyorum ben. Tamam “Sanat-Edebiyat” dergisinde aradaki tür olarak yayınlansın, engellemeyelim, ama “Öykü Dergisi”nde her şeye açık olunacak ve sırf büyük işler başarıldı diye bu kadar müsamaha göstermek öykünün çok da önünü açıp, sınırlarını zorlamak olmuyor. Karaoğlu sergi küratörlüğü de yapan bir sanat eleştirmeni. Peki öyküyle ne işi var? Zaten biliyorum accık, öykü de yazarım n’olcek midir bunun esbabı? Lütfen. Biraz saygı bekliyoruz. Her alana el atanlar yüzünden bugün hiçbir türde sivrilen sanatçılarımız yok (neredeyse). İşbölümünün olmaması bu coğrafyanın sorunu. Herkes her şeyi bilir, o yüzden affedersiniz hiç bi’ bok olamayız. Gelin işe buradan başlayalım. “Bavulum Dolu Sanatla” diyor ya Karaoğlu, lütfen, rica ediyorum öyle kalsın, öyküyü de o bavula sıkıştırmasın yahut sadece öykü bavulu taşısın. Bunu ona hitaben, ama aslında tüm ikiaradabirderede olanlara söylüyorum.

Lütfen, lütfen, lütfen!

Bunları Geçelim Sevgili(m)ehmetim

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Porthos

DAVALI: Mehmet Uçan (Sarnıç, Sayı 5)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Sarnıç’ın Ocak sayısını ele almam belki biraz geç oldu, ama idare ediverin. Neyse. Kısaca dergiden bahsedip eleştirime öyle geçeyim. İnan Çetin’in giriş yazısında söylediği gibi “Her geçen gün sayısı artarak yayımlanan niteliksiz kitaplar çoğunluğu oluşturuyor”, tıpkı niteliksiz öykülerin dergilerde yayımlanması gibi. Sarnıç’takiler de buna dahil. Hulki Aktunç’un “Gül Amca”sının tarzı hoş, ama karaktersiz bir yazı. Çok zayıf geçişlere sahip Ömer İzgeç imzalı “Gölge Kent” de ona nazire yapıyor sanki. Mehmet Batur-Esra Bayram tarafından yazılan “Sersala We Pîroz Be”nin tabu kırıcı tarzı takdire şayan olmasına rağmen asıl konunun klişe aşk tabusu altında ezilmesi beni üzdü. Sevtap Ayyıldız’ın öyküsündeki anlatılanlar ise öylesine içiçe geçmiş, öylesi dil tecavüzlerine sahip ki bi’ oturuşta yazmadım derse bu bir intihar sebebi olmalı. Ayyıldızlar bitmiyor! Türker Ayyıldız’ın “Aslı” adlı öyküsündeki üslubu ve kurgusu güzel, gerçi sonuyla içine etmiş ama yine de güzel. Bu sayının en güzel öyküsü ise Ahmet Dehgan’ın “Dönüş”ü. Gerçi o da çeviri, ama olsun. Bu sayı yerli yazarlar bakımından tam bir fiyaskoydu, İnan ağabey bunu bilmeli. En zayıf halka ise Mehmet Uçan’ın “Avuntu” adlı öyküsü ki benim eleştireceğim de o.

sarnıc 5Benöyküsel bir bakışla yazılan öykü erkek karakter tarafından anlatılıyor. Özetleyecek olursam, ağız tadıyla sevgilisiyle bir türlü yiyişemeyen bir adamın dramı konu ediliyor. Sevişme anını transa geçme olarak tasvir etmiş Uçan, “bulutların üzerine çıkmak” olarak da kavramsallaştırmış. Bunu engelleyen “kocaman kafalı insanlar”a karşı anlatıcının öfkesi yer yer verilmiş ve sonunda iş gezisine çıkmalarını da bulutların üzerine çıkma fırsatı olarak görüldüğü anlatılmış. Tüm hikaye bu.

Uçan, beni o kadar inandırdı ki gerçekten yeni bir sevgili bulmuş olabilir. Sonradan görmüşler gibi bunu gözümüze gözümüze sokuyor. İki sayfalık öyküde 9 kez “sevgilim” denmesinin hiçbir edebi mantığı yok. Güzel tümceler şeklinde yazılmış olsa amenna fakat o kadar sırıtıyor, o kadar kulak tırmalıyor ki kısa bir öykü olmasına rağmen bırakasınız geliyor. Bunun dışında, tüm öykü bir cinsellik konsepti üzerinden yazılmış. Her şeye bu gözle bakmış yazar. İkişer kez tekrar eden “göğsü kalkıp iniyordu”, “Kulak memeleri”, “boynunu öpmeye”de bu böyle. Hele “erkek saçlı hostes” ne demek? Bu, tezimi güçlendiren en önemli ifadelerden birisi. Saça bile erkeklik-kadınlık üzerinden yaklaşan bir kalemden nasıl olur da etkilenebiliriz? Şimdi efsane cümlelerden birkaçını yazmak istiyorum. Böylece tekrardan kastımı daha iyi anlayacaksınız. “Sevgilimin dudakları ağzımdaydı. Mobil telefonu çaldı, sevgilimin. Göğüsleri hızla kalkıp iniyordu. Kalbi… Tekrar çaldı. Kulak memelerini…” Ve daha devam ediyor, bir sürü cinsel öğe. Buradaki sıkıntı cinsel bir anın tasviri değil, bunun çok amatörce ve bir abazan üslubuyla kaleme alınmış olması. Bu ise tüm cümlelere sinmiş, orgazmik patlamalar şeklinde tezahür ediyor.

Öykünün tek güzel özelliği “bulutların üzerine çıkma” benzetmesi. Aslında kurgusu çok başarısız değil, bu konuda düzenli bir gidişatı var, ama dili için aynısını söyleyemem. Sarnıç, -eleştirilerimize kümülatif yaklaşırsanız- kayırdığımız dergilerden birisi çünkü öyküye önem veriyorlar, ama böyle metinleri gördükçe bazen kendimizi sorgulamıyor değiliz. Uçan’ın öyküsünü okuduktan sonraki durumumu nasıl anlatayım. Hadi, onun cümlelerinden yararlanayım:

“Gözlerimi kapattım. Dört, üç, iki, bir… Ter kokuyordum. Yapacak bir şey yoktu.”

Balizarde affetmez!

Yazı: Mikro Öyküler, Hiç Düşünülmemiş

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Athos

DAVALI: Mustafa İbakorkmaz (Semaver, Sayı 3)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Semaver, çok az daha olsa ilerleme kaydediyor. İçerisinde çok amatör hikayeciler olsa da Deniz Dengiz Şimşek (aralarında en iyi yazan kişidir), Ayhan Emir Yolcu ve biraz daha uğraşsa Hasan Topçu’nun öyküleri iyi denilebilecekler arasında. Mehmet Hameş’in betimlemelerinde kendisini kontrol edemediği ve ana-izleksiz bir şekilde saldım çayıra mevlam kayıra yazması sayıyı sığlaştırmış. “Refik Halid’in Hikayesi” başlıklı Mustafa Uçurum imzalı kısa inceleme de ilkokul çocukları için hazırlanmış, özellikle 3. sınıflara hitap ediyor. Ercan Köksal’ın “Merhamet Dilenen İhtiyar” adlı öyküsü de aynı şekilde derinlikten yoksun. Derginin imtiyaz sahibi Baki Karcı’nın “İhtilal’in Çocukları” adlı bağlantıları başarısız, mübalağanın dibine vurmuş, çocuk psikolojisinin yanına dahi uğrayamamış öyküsü ise benim için hayal kırıklığıydı. Dramatizasyonun bu kadar bokunu çıkartmamak lazım. Deniz Dengiz Şimşek’in “Ah Davut” adlı öyküsü ise başarılı. Zaten kendisinin diğer öyküleri de güzeldi. Ayhan Emir Yolcu’nun öykülerini ise takip etmiyorsanız başarılı tümcelerinden yoksun kalırsınız. Bu yazının konusu ise  Mustafa İbakorkmaz’ın mikro öyküleri ile alakalı. Bu arada bizden gelen eleştirilere kulak tıkayan hatta kendilerine bunu duyurmamızdan hayli rahatsız olan dergi editörünü de gönülden tebrik ediyorum. Eleştiriden korkan editörler edebiyatın yüz karasıdır.

Semaver-3Öncelikle, bilmeyenler için, İbakorkmaz “şair” olarak isim yapmış birisi. “İlayda” ve “Beyt’ül-Ahzan” adlı şiir kitapları yayımlanmış. “Risale-i Dürr’iye” adlı bir anlatısı da var. Fakat benim (ve bizim) için diğer çalışmaların önemi yok, biz sadece incelediğimiz metne bakarız. Öykü eleştirisine gelince, Semaver’in 3. sayısındaki “Bir Dakikalık Öyküler”i dört tane mikro öyküden oluşuyor. “Kıyı” adlı öyküde ırmak kenarında yürüyen karakter izmariti ırmağa fırlatır ve ırmak alev alır. Tüm denizin yanmasından sorumlu olacağını düşünen kişi bunu söndürme telaşına düşer. “Mat” adlı öyküde satranç oynayan ana karakter  fil onu korurken atına hamle yaptırır, “Şah” çeker. “Vitrin”de iki fahişe sarraf dükkanın camından birbirlerine takıları gösterirler ve yüzüklere imrenirler. “Savaş Haberleri”nde kabuslar gören karakter bunun rüya olduğundan emin şekilde rahatlar fakat yola çıktığında radyodan spikerin savaş haberleri kulağına gelir ve buhranlara tekrar düşer.

Şimdi, İbakorkmaz’ın genel problemi şu: Gereğinden fazla olay anlatıyor, cümleleri cümle doğuruyor yahut anlattığının pek de bir manası olmuyor. Çok fazla mikro öykü okumadığını düşünüyorum, hatta bence hiç okumamış. Öyle olsaydı, Augusto Monterroso’nun “Uyandığında dinozor hala oradaydı” veya  Ernest Hemingway’in “Satılık: Bebek patikleri, az kullanılmış.” cümlelerinden müteşekkil mikro öykülerinden feyz almış olurdu. Bu ustaların sundukları 3-5 kelimelik öykülerin ardındakilerin öyküselliği ve derinliği yanında İbakorkmaz’ınkiler çok kuru kalıyor.

“Kıyı”daki fantastik öğeler güzel, tamam. Gereğinden fazla niçin anlatıyor ama? “Irmak birden tutuşuverdi.” İlk cümleye amenna. Fakat “Görülmüş şey miydi? Bilmiyordu. Umursadığı da söylenemez.” Bunun amacı ne? Gereksizim diye gırtlağını patlatarak bağırıyor. Bırak da o kadarını biz düşünelim. “Nereye kadar giderse oraya kadar yansın diye düşündü.” Daha sonradan bunu engellemeye çalışacak karakterin böyle düşünmesindeki çelişkiye ne demeli? Aslında anlatmaya çalıştığı ve çıkarılacak ana “mesaj” sorumluluk hissiyatı. Bunu kotarmaya çabalamış, ama çok başarısız bir şekilde. Karakter, sorumluluğu düşünürken “ırmak yanıyordu. Onu nasıl unutmuştu ki. Koşarak alevlerin peşine düştü.” Ya yapma gözünü seveyim ya. Yapma.

“Mat” ise İbakorkmaz’ın bu dörtlü arasındaki en kötü hikayesi. Hiçbir şey anlatmıyor. Hiç. Bir satranç sahnesinin bizim için gram önemi yoktur. Orada karakter ile, başka bir olay ile bağlantı kuracak minicik bir tümce olsaydı bu çok güzel bir hikaye olabilirdi, ama yekpare bir sözcük dahi yok. Yok oğlu yok. Peki ben soruyorum, bize bunu neden anlattı zat-ı şahaneleri?

“Vitrin” aslında ilk ikisine göre daha iyi bir öykü. Hediye alacak kimseleri olmayan fahişelerin kendi kendilerine “hediye” almaları dokunaklı bir olay. Fakat, bunu açıklayarak (hatta önü açılsaydı belki açımlayarak) anlatmak öykü değerini çok düşürüyor. “O yüzüklerden birini alabilmek için fazla mesai yapmaları gerekecekti. Geceleri biraz daha uzayacaktı besbelli. Belki yüzlerini kaplayan derin keder bundandı. Ne bir eş, ne bir sevgili öpücüklerle birlikte yorgun boyunlarına hediye takacaktı sevgiyle.” İlk cümle yerinde. Son cümledeki ana fikri de iki-üç kelimelik bir vagonla o cümleye iliştirebilirdi. O zaman çok güzel olurdu. Fakat böyle, sakız gibi uzatması, Mithatvari açıklaması hiç olmamış.

“Savaş Haberleri” aralarındaki en iyi öykü. Demin bahsettiğim açıklama cömertliğini biraz bu öyküde kırabilmiş. Hatta eleştiri yapmak istemiyorum, “vicdanım parazit yapıyor”. Gayet her şey yerindeydi. Keşke diğerleri de böyle yazılmış olsaydı.

Adım Athos, yakalaros, öperos.

Ressamdan Öykücü Yapma Sanatı

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Aramis

DAVALI: Neslihan Eren (Sarnıç , Sayı 4)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Sarnıç, gitgide iyileşiyor. Aralık 2012′de yayınlanan 4. sayısında yer verdiği çeviri eserler kaliteliydi gerçekten. Her ne kadar Hürriyet Yaşar’ın göğüs fetişizmi kokan öyküsüyle çıta bir anda aşağılara düşse de genel itibariyle bu sayı başarılıydı. Hele Etgar Keret ile ilgili yazılan incelemeler takdire şayan. Yerli öykücüler de aynı şekilde. Berna Durmaz’ın “Gömü” adlı öyküsü ve onu özgün kılan üslubu okunası. İrem Karabaş’ın “Kan Değerleri, Kolesterol ve Rozi” adlı öyküsü de düşünülmüş bir metin. Fakat biz dergilerin en zayıf halkalarıyla ilgilendiğimiz için Neslihan hanfendiciğimin öyküsünü ele almak istiyorum. Darılmaca-gücenmece yok! Ve evet, hep kadın “yazar”ları inceliyorum ben, huyum kurusun, ne yapayım anacım.

sarnıç sayı 4Neslihan Eren, “Çapa” adlı öyküsünde bir savaş hazırlığını anlatıyor. Fakat olaydan ziyade durum öyküsü olarak tanımlanabilecek bir kıvamda kaleme almış bunu. Denize kıyısı olan bir mekanda, ağaç evlerde yaşayanların muhitine fillerin gelmesiyle başlayacak aksiyon, mızraklılar-okçularla şenlenecek olan hareketi bekleyen ana karakter ve kendi gibi buna endişelenen pencereden bakan bir genç kız “resmediliyor”. O kız, sonra pencereden kaybolup aşağı iniyor ve denize doğru koşuyorlar beraber, denize başlarını sokuyor ve yaklaşan filleri görmemek, duymamak, o halden uzaklaşmak için sualtında durmaya çalışıyorlar. Öykü bu, mesajı siz çıkartın.

Fakat bu, öyle bir öykü ki çok yanlış anlaşılabilir, nedense bana obskürantizm’i anımsattı. Yazarcığımız bizim anlamamızı asla istemiyormuş gibi kalem oynatmış ki benim şahsen benimseyemediğim bir yaklaşım, zaten eleştirilerimin çoğu da bu noktadan vücuda geldi. (Gerçi çizdiği resimlere bakarsak amacı da bu olsa gerek) Bu anlaşılmaz-cı-lığı onun geçişlerindeki amatörlükten de kaynaklanıyor yoksa muğlak yazmış olsaydı fakat yine de yek vücut bir metin olmayı başarabilseydi yine alkış tutabilirdim, ama maalesef. Mesela, “Bin fil. Koştuk. Tırnaklarım kum dolu. Kemiklerim çatırdıyor. İskeledeydik.” Bu nedir? Öyküyü şairlerden bulaşma üslup kaygısıyla saçma bir forma sokanlara mı öykünüyor acaba? Mikro Öyküde anlatılmayanlar daha çoktur, hatta anlatılmayanlar esastır fakat anlatılanların da arasında bir bağ vardır. Neslihan hanımcığım bunu nedense gözardı etmişler. Yoksa ben anlatılan olayı veya durumu eleştirmiyorum. “Nasıl”ına takılıp kaldım.

Bazı tutarsızlıklar da gözümden kaçmadı hani. Kül-yutmam ben anacım. “Bugün de bittiğinde, filler gelecekti“, ama bir bakıyoruz ki pat diye orada bitiyor bilmem kaç tonluk hayvanat. Gerçekten, diğer paragrafta bile anlatsa, hatta araya zaman bitiren bir bağlantı cümlesi koysa dahi anlaşılabilir bir durum ama bu kopukluk beyin tırmalayıcı. Ve pencerede duran kız merdivenlerden iniyor ve henüz dışarı çıkmamışken ana karakter (1. tekil) nasıl oluyor da peşinden koşuyor ben anlayamadım kuzum. Anlayan varsa bana mektup göndere. Aslında bir saniye, yazar ana karaktere Tinker Bell’in kanatlarını bahşetmiş ve bize hiç ipucu sunmamış olabilir. Biz de mal olduğumuzdan düşünemediysek. Evet, evet, böyle olmalı.

Yine de ben konusunu beğendim. Bitiriş cümlesi de öyküye tat katıyor, biraz keçiboynuzu misali ama ne yapalım ancak bu kadar çıkmış. Ah şu kadınlar. Neyse şöyle tamamlıyor cümlelerini.

Küçük balıklar. Suyun altında hepsi yumuşak. Filleri duyuyorum.

Hanfendiciğimiz, Güzel Sanatlar terbiyesinden geçmiş, belki de bu yüzden böyle bir öyküye maruz bırakılmış olabiliriz. Fakat hiçbir şey için geç değil, işe biraz iyi öykü okuyarak başlayabilir.

Bayım İçinizdeki Siz Kim?

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Athos

DAVALI: Bilgehan Tufan (Kitap-lık, Sayı 164)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Kitap-lık ekibinin son sayılarda öyküye daha fazla yer vermelerinin sebebi “öykü verimindeki nitelikli artış” imiş. 164 sayfalık derginin sadece 24 sayfası öyküye ayrılmış, ironik tabii. Dünyanın Öyküsü’nden sonra Sarnıç da edebiyata hoşgelmiş. Evet ikisi de iyi, ama daha birçok dergi “boy gösterdi” edebiyat sahnesinde,  herhalde sol cenahtan olmadıkları için Murat Yalçın bunları pek önemsemedi. Kitap-lık şüphesiz köklü ve öncü bir dergi,  ama bırakın gözünüzü seveyim artık bu kafayı, sene olmuş 2012 hala köşe kapmaca oynuyorsunuz. Özcan Karabulut, Semih Gümüş, İnan Çetin edebiyat yapıyor da diğerleri bozkırda at mı koşturuyor? Sağınıza da solunuza da eşekler sıçsın, bize edebiyat verin sadece. Sözcükler’in 39.sayısında Mehmet Serdar’ın “Devlet ve Sanat” adlı yazısını alıp okumanızı tavsiye ederim, Sözcükler de sizin yakadan, paranız boşa gitmez merak etmeyin. Neyse. Bilgehan Tufan’ın “İçimizdeki Bizler” adlı öyküsüne geçeyim en iyisi.

Eleştiriden evvel öyküsü kısaca özetleyeyim. İsimsiz karakterimizin patronuyla yapmış olduğu konuşması sonrası eve yolculuğu ve bu yolculuk sırasında kendi hayaliyle didişmesi konu ediniliyor. Şizofrenik bir karakter gibi dursa da öyle değil, yalnızlığa yapılan vurgu ve hayallerle harmanlanmış bir yaşam var bu öyküde. Kibirli karakterin bir özeleştirisi olarak tezahür eden öyküdeki diyaloglar ona kendisini anlatıyor. Güzel bir konu ve güzel işlenmiş. On üzerinden yedi veririm buna. Bazı problemleri var tabii ki. Şimdi onlara geçelim.

408644

Kelime haznesi sıradan insandan daha zengin yazarın, ama birçok kelime yanlışı da var öyküde. “haz etmedi” değil “hazzetmedi” denir. “Her” de teklik isimlere tamlayan göreviyle kullanılır. “herşeyi” yazılmaz, “her şeyi” yazılır. “herneyse” de aynı şekilde. “alçakgönüllülüyüm” de denmez, “alçakgönüllülüğüm” denir. “yedi dereden su getirmek” ne demek? Bin değil miydi o? Anlatım bozukluğu tecavüz vakası, vol III. Bir de “bayım” diye kim hitap eder gözünüzü seveyim? Dickens romanlarından fırlamış yanlış anlaşılan karakterler gibi bayım da bayım. Zaman kaymaları var. Bunlar gerçekten flashforward (“ileriye atlama” gibi iğrenç bir çeviriyi kullanacağımı düşünmediniz herhalde) gibi olsa tamam, ama an içinde farklılaşma olduğu için sırıtıyor. Örneğin, “İşte öyle bakıyordu bana. Bir suçum mu var ki benim?” Hangi zamandayız biz sayın Tufan? Son olarak, bazı ifadeler vardır, bir kereden fazla kullanıldığında kulak tırmalar. “Eksantrik deyiş” diyorum ben onlara. “Provası yapılmış konuşma” da öyle bence. Güzel bir ifade. Bir kere kullanıldı, tamam çok güzel, ama bokunu çıkartıp elli kere demeye gerek yok. Gölgeleme yapma. Lafı açılmışken belirtmek gerekir ki güzel tümceler kullanmış yazar. Mesela, “yuvarlanıp giden suratlara iyice bakmak istedim bir ara.”, “Bize yaklaşan insanları arkamıza savururken, onları yok ediyorduk adeta.”

Paragrafları ayırmada belli bir özürlülük oranına ulaşmış Tufan, tebrik ediyorum kendisini. 15. yüzyıl Osmanlı metinlerini andırıyor. Noktalama da olmasa andırıyor demez, öyle derdim. Sümüklü böcek hani ilerler de arkasında salyalarını bırakır ya, işte yazarın paragrafları da bitmeyen o izle çizilmişe benziyor. Bir başlıyorsunuz soluğu ta Fizan’da alıyorsunuz. Easy boy, easy! A.S.Akçay’ın yaptığı gibi (Lafımı da çakarım böyle, içimde kalmıştı) uzatıyor ha uzatıyor. İlk sayfanın sonundaki kısımları ayırsaydı hiç değilse. Ansızın kaldırımda karakterle beraber yürüyen adam “nereden çıkmış nereye gitmekteydi?” Tamam, bitir artık. Yeni paragrafa başlama vakti. “Göz ucuyla kesiyordum onu.” Biçilmiş  kaftan işte, yeni paragrafın ilk cümlesi bu. Ama yok, cümlelerimi kimse ayıramaz diye diretiyor Tufan.

Diyaloglar ise çok banal. Karakter, oturduğu apartmana ulaştığında evinin penceresinden bakan yabancıyı gördüğünde, kendisini takip eden adama şöyle diyor: “Görmüyor musunuz birisi evime girmiş. Siz ise bilge olmaya çalışan şu tavırlarınızla beni oyalıyorsunuz burada. Sizi tanımıyorum bile. Buraya kadar bana eşlik etmenize sesimi çıkarmadım ama bu kadarı fazla. Şimdi müsaadenizle bu davetsiz misafiri evimden yollamalı ve ortalığı kolaçan etmeliyim.” Buradaki problem, etki-tepkideki uyumsuzluk ve mantık hataları. İlk cümle: Takipçi adam eğer yabancıysa o evin, karaktere ait olduğunu nereden bilsin?  İkinci cümle: Adamın yaptığı bilgelik nerede? Elini omzuna koyması mı bilgelik? Üçüncü-dördüncü cümle: Tanımadığınız adamlar size eşlik etmez, takip eder (gavurcada stalker derler de bizde böyle bir kültür olmadığı için kelime uydurmamışız demek ki) Son cümle: Eve giren adama karşı ne kadar soğukkanlı ve nazik maaşallah. 70lerin filmlerinden fırlamış burjuvalar gibi. Ayrıca, kolaçan etmek “çevrede olup biteni anlamak amacıyla dolaşmak”tır. Bildiğin o yeri kolaçan etmezsin, kontrol edersin. Sonra bir dizi üst-düzey konuşma daha geçiyor aralarında. Aslında onu takip eden adamın her şeyi bilmesi tabii ki doğal olanı. Benim eleştirdiğim bundan henüz haberi olmayan karakterin buna göre bazı söylemlere yeltenmiş olması, kalem oynatanlar şuna neden gereği gibi dikkat etmezler! Sona yaklaşırken, olay bir anda neredeyse Ontolojik muhabbete dönüyor. Pat diye. Hiç güzel bağlayamamış. “Henüz evi boşaltmadınız ve bir görüşmeniz olacak. Peki hiç düşündünüz mü acaba neden bu kadar bitkin bir haldesiniz? Şu sokağın hayatı niçin bu kadar hızla akıp gidiyor, neden yüzünüze çarpıyor?” Son olarak, karakter kendi kendine konuşurken takipçisi içseslerine yanıt veriyor. Olabilir. Fakat bunun karşısında ana karakterin hiç şaşırmaması ve normal bir konuşmaymış gibi yanıt vermesi nedir? Yine yazarsal problemler.

Kibirli bir karakterin anlatılması çoğu yerde başarılı. Yalnız bir iki problemli nokta var. Kibirli insan, kibrini kabul etmez, bunu kendine itiraf da etmez. (Tamam, hadi istisnalar eder, ama öyküde olmaz) Sona yakın, karakterin gözlerini kapatıp göz kapaklarının iç tarafında beliren turuncuyu görmek istemesi çok güzel bir betimleme. Güzel bitirmiş sonunu da. Çok beğendim.

“Kendim diyor ki kendime;

-Şimdi anladın mı?

Sonra uyanıyorum yirmi sekiz yıllık uykumdan.”

Adım Athos, yakalaros, öperos.

Kırmızı Başlıklı Kızın Kurt Köpeği

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Porthos

DAVALI: Merve Deniz Ardıç (Sarkaç, Sayı 5)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Sarkaç dergisi üniversite tabanlı bir dergi. Gerçi merkezi Dokuz Eylül mü Nevşehir mi belli değil, günlerdir düşünüyorum netleştiremedim. Bir de anlayamadığım, yazarların çoğunun kendilerini illa da içkiden bahsetmek zorunda hissetmeleri sanırım. Eğer bunun nedeni editörün özel seçimiyse bu edebiyatın ölümü demek. Gerçi buradan da sorumun cevabının Nevşehir değil de İzmir olduğunu da sezmiyor değilim. Neyse. Bunun dışında içindeki bazı amatörce öykülere rağmen, iyi öykülerin sayısı da az değil.  Zaten aylık çıkma gibi bir belaya bulaşmamışlar, iki ayda bir de sıkıntı, en iyisi mevsimlikdir diye bunda karar kılmışlar; böyle bir dergi için yerinde tercih. Özge Cengiz büyük birader olarak bu dergiye yön veriyor. Çalışmalara devam, tebrik ediyoruz. Benim eleştirim ise Merve Deniz Ardıç’ın “Kırmızı Başlıklı Kızın Hikayesi”ne.

“kırmızı başlıklı kız” öncelikle büyük harfle yazılır, Ardıç bunu Tinker Bell (yazarın yazdığı gibi Tinkerbell değil dikkatinizi çekerim) kadar önemsememiş. Bir de adı sabit olan bir karaktere “başlıklı kız” denmez. Öyküye gelince, konusu itibariyle -doğal olarak- fantastik bir kurguya sahip. Aslında Murathan Mungan öykünmesini de görmemek için kendimi çok zorladım ama başarılı olamadım. O da önemli değil, bunu güzel bir kurmaca ile kotarabilseydi alkışlayabilirdim, ama başarısız olmuş. “kırmızı başlıklı kız”, Pamuk Prenses, Tinker Bell, Küçük Prens, B612 asteroidi ile harmanlanmış bir öykü. Fikir olarak çoook güzel, sorun uygulamada. Bahsolunan karakterler eğer özellikleriyle öyküye iyice yedirilmiş olsaydı Merve hanım cidden adından söz ettirebilirdi bazı meclislerde. Ben ondan bahsediyorsam biraz da ışık gördüğüm içindir.

Konusu şu (aslında yok ama): “kırmızı başlıklı kız”ın kurt ile olan münasebeti ve bunun değiştirilemez bir doğa dengesi olduğunun vurgulanması, yine de aksi yöndeki küçük bir umutla… Özetini de vereyim. “kırmızı başlıklı kız”ın tek derdi mutlu olmak, iyilik yapmak fakat kurdun kötü kalbinden dolayı ağlayarak denizkızının yanına gidiyor, o da bir deniz kabuğunu uzatıp hep onu dinlemesini, doğru yolu onun göstereceğini salık veriyor. O uyurken Peter Pan, Tinker Bell geliyor, Küçük Prens rüyalarına giriyor falan filan. Bir yere varmıyor öykü. O kadar. “Kötü” kötü mü kalacak, tersine mi dönecek belli değil. “kırmızı başlıklı kız”ın kurt köpeği olsaydı mesela. Son cümlede alnımızın ortasına balyoz gibi inen “MESAJ” cümlesi -öyküden neredeyse tamamen kopuk olarak- biraz bu isteğimizi dindirse de başarılı olamamış.

“Gökyüzüne baktığınızda belki görünmeyecek ama bir o kadar da parlak bir yıldız olur kırmızı başlıklı kız, yeter ki o parlayan küçük yıldız kayıp yitirilmesin.”

Fantastik öğelerin hepsini illa da kullanmak zorunda değildi. Birincisi, sadece “kırmızı başlıklı kız” üzerinden dahi anlatılabilirdi. İkincisi, madem hepsinin birlikte anlatılması kafaya koyulmuş o zaman mezkur karakterler bir cümleyle -bahsetmiş olmak için, başka bir açıklaması yok- geçiştirilmemeli, öykünün gerçekten gidişatına etki etmeliydiler. Tinker Bell boyutu itibariyle bir kerede yalnızca bir duyguyu yaşayabiliyordu malumunuz olduğu üzere. Ardıç da, bu bağlamda, ana izleğini netleştirmeli ve ilgisiz olan tüm kısımları ya bağlamalı ya da tamamen çıkartmalıydı  Yazara tavsiyem odur ki yazacaklarının üzerinde biraz daha düşünmesi yerinde olur. Yoksa Peter Pan, öldüğünde Tinker Bell’i nasıl -sanki hiç var olmamış gibi- unutmuşsa, bugünün okuru da Merve Deniz Ardıç’ı öyle unutacaktır. Sanki hiç var olmamış gibi. Neverland’de yaşar gibi. Ne demiş şair: “Balizarde keser.”

Bu resim de benden bir hediye…

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu…

Aşkı Kutsayan Bir Kırım

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Aramis

DAVALI: Gülçin Pehlivan (Acemi, sayı 3)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Acemi, kendisini bir “mutfak dergi” olarak tanımlıyor. Haklılar. Bu gerçekten güzel bir niyet, bu sebeple Nuran Aksoy’dan Hasan Parlak’a kadar hepsini takdir ediyoruz. Bu kadar amatör gence yer vermeleri geleceğin edebiyatı  için önemli (evet bugünün değil), elitist dergilerimize inat. Arkanızdayız. Benim bu yazıdaki eleştirim ise Gülçin Pehlivan’ın dergideki “Aşk Kırımı” adlı öyküsü ile alakalı.

Saygıdeğer hanfendi bu öyküde bir Ermeni genciyle Türk kızının imkansız aşkını anlatıyor. Şöyle bir giriftlik var ki kızın ülkücü abisi Atilla (Attila değil, dikkat!) da meğer Ermeni gencin ablasını seviyormuş onun Ermeni olduğundan bihaberken. Şimdi, görüldüğü gibi Pehlivan aslında çatışmalardan yararlanıp güzel bir öykü yazmaya girişmiş, ama becerememiş. Neden? Çünkü anlattığı aşk öyküsü o kadar yoğun bir şekilde romantize edilmiş ki sağlıklı bir insanın midesini bulandırır. Çocukça. Gerçi liseli ergenler sevebilir bu öyküyü, ama artık onlar bile alıştı böyle sıradanlıklara. Övülesi tarafları da var tabi ki. Mesela, tam öyküdeki kız karakter, babasına itiraf edeceği sıralarda “Fransa Soykırım yasasını kabul etti” haberinin duyulması çok başarılı olmuş, işi kızıştırıyor. Onu beğendim şimdi. Ayrıca öykünün girizgahı da güzel. Karakter, Sultanahmet-Ayasofya arası oturduğunda sırtını verdiği yerin farksızlığını sorgulaması öykünün en iyi noktalarından birisiydi, eğer bu denli açmasaydı onu. Fakat, öykünün sonu çok kolay tahmin edilebiliyor. Ben hikayenin 3/4ünü okuduğumda sonunda ne olacağını şıp diye anladım. Hem de benim IQ’um çok düşüktür, toplumun en alt katmanındanım. Buna rağmen, siz hesap edin. Ülkücü, ırkçı ve daha bir milyon kötü sıfatlı abisi onu sinek gibi ezermiş. Ama aşktan cesaret bulmuş olacak ki salonda babasıyla abisine haykırarak bir Ermeni’yi sevdiğini söylemiş, sonra da çekip odasına gitmiş. Allam yareppim. Paradoksal meşk ediyor bizlen.

Ayrıca bize satır aralarından değil, direkt olarak satırlardan sesleniyor Pehlivan. Aşkı o kadar kutsuyor ki kendimi bir an 18. yy Fransa’sında buldum. Keşke üstâd-ı azamımız Dumas’ı anımsatsaydı ama fersah fersah, yüzyıllarca gerisinde bu metnin değeri tabi ki. (Alexandre Dumas’ı anınca küfre düştüğümü hissettim, kitaplar adına!) Aşk daha güzel de anlatılabilirdi oysaki.  Bize aşkın önündeki tüm engeller sizi engelliyor mesajını vermesi saçmalık. Hani güzel anlatılsa ona da amenna, ama maalesef. Ah şu kadınlar. Sıkıcı ve basmakalıp örneklerle yola çıkmayın artık. Ya da onu farklı anlatın. Mesajlarınızı da öykünün içine gömün illa da bunu anlatmam lazım diyorsanız. Leb demeden Çorum’u anlıyor bugünün okuru, biraz saygı gösterin onlara da plizz. Canan Tan’ı anımsattı bana. Hani edebiyat için değil de tahkiye ettiği aşklar için okunan, birbirinin kopyası ergenvari aşk öykülerin yazar anası. “Atilla ve Arzu abla ne ilk ne de son olacak. Aşk kırımı, nice genç insanı, mutsuz yaşamlara sürüklemeye devam edecek.” diyor öykünün sonunda. Köşe yazısının sonu gibi maaşallah.

Karakter diyalogları da tuhaf. “Tarihin yükünü biz taşımayacağız artık” diyor Ermeni çocuk, Ari. Bir diyalogda, hele hele bir aşk diyaloğunda gerçekten böyle derin derin şeyler söylenir mi Allah aşkına? Basit ama yoğun fikirler olabilir, ama bu tarihçi duyarlılığı nedir ? 21. yyda öykü yazıyorsunuz, Shakespeareleşmeye cüret etmeyiniz lütfen. Bazı yerleri kalın yazmış Pehlivan. Okuyucu sığır ya, anlamaz belki diye. Şu cümle mesela: “Babam, benim bir Ermeni ile aşk yaşadığımı duymasını bir yanabırak, konuştuğumu duysa kıyamet kopardı.” Biz anlıyoruz dramatize edilen hadiseyi, kasmayın kendinizi böyle lütfen. Üzülüyorum ama.

Doğal olmayan diyaloglar bitmiyor. Kendi önerilerimi de sunuyorum, her öyküde yapmam bakın bunu.

“-Ne! Kilisede evlenmek mi? Çok fazla hayal kurduk sanırım Ari.”

Önerim: “Ne! Kilisede mi! İmkansız! Babamla abim duyarsa keser beni.”

Daha gerçekçi, samimi değil mi rica ederim? Daha bizden. Sonuçta kız, muhafazakar bir aile-çevrede yetişmiş, söylemi de böyle olsa gerek. Ayrıca ben hiç “Arzu” isminde bir Ermeni duymadım. “Melis, Christine, Lora, Lorin” gibi bir şey koyulsaydı daha iyi olabilirdi. Genellikle iş sahibi Ermeni erkekler “Türk” isimlerini tercih ederler, bunun da sosyolojisini siz hallediverin, girmeyeyim o konuya.

Beğenimin Katilisin Gardaş

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Athos

DAVALI: Muharrem Derviş Kahya (Kundak, sayı 8)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Sıralamaya önem veriyoruz. Normalde bu yazıyı Porthos’un yazması gerekiyordu, ama işler-güçler diye bana pasladı. Neyse, uzun etmeden, biraz dergiden bahsedip yazıyı tez elden nihayete erdireceğim. Kundak dergisi de Konya’da çıkıyor. Konya da maaşallah şehirler arasında edebiyatta sivriliyor, bu güzel. Bunun sebebi ne bilmiyorum, ama aklıma bir deyiş geldi Konya hakkında. Konya’ nın girişi kerhane, ortası Mevlana, çıkışı meyhane imiş. Edebiyat dergilerinin merkezi neresi bilmiyorum, ama Kundak grubu ortasında takılıyor gibime geliyor. Gerçi beni ilgilendirmez, ben metne bakarım.

Kahya, “Sır” adlı bir cinayet öyküsü yazmış 8. sayıda. Konusu şu: Kendisini aldatan biricik karısının bu cürmü işlemesinde ortaklık yapan komşusunu öldüren bir kocanın bunu karısına anlatıp bu cinayet sırrına onu da ortak etmek istemesi ve böylece eşinin ihanetine karşılık sırrın ağırlığını ona yükleme planı. Böyle. Çok çabuk anlaşılıyor açık açık söylenmesinden. “Sır”da sır yok yani. Gizleseydi bazı olayları keşke. Deneme-öykü arası bir metin olduğu için kategorize etmek de güç. İyi bir şey mi? Bence çok iyi değil. Çok, çok. Daha bir sürü çok.

Öykü, cinayet öyküsüyse -ben ne olduğunu tam anlayamadım- başarısız. Neden? Hiçbir heyecan duymadım okurken. Meraklandırma sıfır. Bir de, benim en uyuz olduğum anlatım tarzı klişelerden yararlanma. Olmayan-olmayacak yapay karakterler ve konuşmalarını kullanma. Mesela,

- Neyin var hayatım? dedi, Serpil.

- Bir şeyim yok, dedim.

- Var hayatım var, dedi. Bir şey gizliyorsun benden, ben anlarım.

- Peki öyleyse, dedim. Senden saklanmıyor. Bir sırrım var. Ortak olmak ister misin?

“Yazar” arkadaşımız orijinal bir yol bulamayarak direkt bir diyalogla işin kolayına kaçmış. “ben anlarım”lardan sıkıldım ben.  Koca da, Allah nazardan saklasın, hiç konuşmayı uzatmıyor, hemen “hee, tamam o zaman.” diyor. Yapmayın gözünüzü seveyim, bu ne ya? Biraz gerçekçi olsun. Fantastik bir öykü yazıyor olsanız bile kurgusundaki olabiliteyi hissedelim cancağızım. Kadın karakter daha sonra -hemen duruma adapte olmuş olacak, eh tabi yazar Dexter izliyorsa demek ki- “Ceset nerede?” diyor. İşe koyulacak. Bize o korkuyu, heyecanı, endişeyi hissettirmeliydi. Ama bundaki başarısızlığı hikayeyi sıradanlaştırıp amatör hudutlarda öldürüyor.

Neyse, kızımız ikna edildikten sonra “cesedi zincirlerle tutturulmuş ağırlıklarla bağlayıp denizin ortasında suya” atıyorlar. Evde her ihtimale karşı zincir, ağırlık falan tutuyorlarmış bizim çift. Baksanıza böyle kara günlerde ne kadar da işe yarıyor. Hem ben size ne demiştim, Dexter izliyor yazarcığımız diye. Çok dizi-film izlediği kesin de, keşke onlardan faydalanıp daha iyisini yapmaya yeltenseydi; biz de alkışlasaydık, tanıdıklarımıza övseydik.

Hikayenin en güzel kısımlarından birisi de aldatan eş ile maktulü “normalde iş görüşmesi için” ayrıldığı şehre “bir gün erken” döndüğü için yatakta ekşın yaparken yakalaması. Off off. Muharrem beyciğim, sizin karakter o adamın katili değil, siz bizim beğenimizin katilisiniz.

Özetle, kurgu çok zayıf. Tek oturuşta yazılmış muhtemelen. Hikaye sıradanlıklarla boyanmış. Karakterler gerçekçi değil. Üzerine biraz eğilseydi, güzel bir öykü çıkartabilirdi, ama maalesef. Bir sonraki öykünle şaşırt bizi Muharremciğim, ama lütfen yerinde sayma. Sorguladığım yeter, şimdi gidip bir çay demleyeyim. Hee unutmadan, şu resmi bilgisayarına duvar kağıdı yap, gaza getirici etkisi vardır.

Adım Athos, yakalaros, öperos.

Saathane’de beni de asınız kuzum

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Aramis

DAVALI: Didem Özay (Kalem, sayı 10)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

     10. sayısını çıkartan “Kalem” dergisi’nin kapanış yazısında “Gücümüz yettiğince çarkın içine girmeden kalem’i sizlere ulaştırma çabamız devam edecektir.” deniyor. Dergiye baktığınızda gerçekten bunu başarmaya çalıştıklarını görüyorsunuz. Takdir ediyoruz. Ayrıca eleştirilerle dergiyi revize edebileceklerini ifade etmeleri de hoş. Benim kıymetsiz eleştirim ise yine bir kadın “yazar” ile alakalı, malum çok seviyorum kadınları anacım. Hadi bakalım, aganta burina burinata! Bu arada, derginin yazı işleri sorumlusu Cemal Salman tecrübesiz gençlere yer verme konusunda müşfik, Didem Özay buna bir ispat, söylemeden edemeyeceğim.

Didem hanfendinin “Saathane’de Adam Asarlar” öyküsü aslına bakarsanız çok iyi bir metin olabilirdi. Konusu gayet güzel seçilmiş, fakat çok kötü işlenmiş. Aslında kurguda da pek sıkıntı yok, bazı anakronistik zaman tecavüzlerini saymazsak. Peyderpey ameliyata girişmeden evvel, hikayeyi kısaca özetleyeyim: Samsun’da, Saathane’nin orada iki arkadaş (Samsunlu Sinan & Antepli) konuşurlar. “Yazar” oralarda yaşadığı için seçmiş olsa gerek bu şehirleri. Neyse, bu ikisi oturup kendi şehirlerini över ve tabiri caizse, efenim, sidik yarıştırırlar. Antepli mağlup olur ve can havliyle, Samsun’u kötülercesine, “Saathane’de adam asarlar!” der, bu da Sinan’ı bir anısına götürür.  Ortaikideyken meydanda bir eşkıya idam edilecektir. O da gidip onunla konuşur. Avni Dayı adında nüfuzlu birisi, eşkıyanın öldürülmesini engellemeye çalışır. Kalabalık diretir. Bu hengamede mahkum hapşırır ve kalabalıktan “Çok yaşa” sesi yükselir. Bu içgüdüsel yanıt düsturunca idamdan vazgeçilir. Sonra kendine gelen Sinan, “… ama biz ipten adam almayı da biliriz.” der falan.

Kıymetli dostum Porthos da son yazısında benzer bir durumdan bahsetmişti. Ben de Özay’ı okurken kendimi aptal yerine koyulmuş hissettim. Herşeycikleri açıklamış zat-ı muhterem. Ah şu kadınlar. Niye “Bir sebebi vardı o kalabalığın.”diyorsun, herhalde bir sebebi var. Bırak yazma böyle kaka şeyler, gizli kalsın bazısı. Klişeler de çok. “Yolları üniversitede birleşmişti.” Bu nedir kuzum? Milyarlarca kez duyduk, sıkıldık bu şekilde duymaktan, sen de yeni bir şekilde söyleseydin keşke ya da sussaydın. Söylenmeyen şeyler de öyküdür, öğrenemediniz mi hala? Sinan’ın “gözlerinin önüne inen hayal perdesi” lütfen onu “çok uzun yıllar öncesine” götürmesin. Farklı söyleyin şunları artık. Aşın koyulmuş sınırları. Sağ elinizle sol kulağınızı tutun, ama farklı olsun. Plizz. Dediğim gibi öykü konusu güzel (öykünün kendisi değil, aa aa rica ederim), ama biz “ne”lerden daha çok “nasıl”larla ilgileniyoruz. 21. yüzyıl nasıllar zamanı malum.

Mantık hataları ve anakronizme gelelim. Öyküdeki sözkonusu ahali kendilerine bela olan eşkıyayı yakalamış da idam edecekmiş meydanda. Hem de hemen her evde televizyonun olduğu zamanlarda. WTF? Eşkıya işkenceye falan da uğramış epey, devlet uyurken. ??? Bir de “hayat mucizelere inanmaz” ne demek gözünüzü seveyim kuzum? İnanmak eylemi bilinçli varlıklar tarafından icra edilmiyor muydu? Ayrıca çocuk ilk defa bir idam sahnesi görmesine rağmen eşkıyanın öldürüleceğini nereden biliyor? (TV’de gördüyse, hee.) Eşkıya, çocuğa şeker veriyor, kalabalıktan sakladıysa demek ki. Yalnız, küçükle eşkıyanın konuştuğunu görüp “Küçüğü öldürmeye çalıştı” diye ortalığı vaveylaya veren karakter güzel olmuş, her ne kadar Didem hanfendiciğimiz paragraf sonunda bu güzelliği, hayata dair deriiiin tespitlerde bulunarak, baltalamış olsa da. Bir de, küçücük çocuklar, Avni Dayı’nın dediğine göre, duvarlara “Saathane mahşerin provasıdır” yazıyorlarmış. Ya bu kasap amca çok kültürlü ya küçücük çocuklar. İmrendim.

Aman ha, söylediklerim hanfendiyi gücendirmesin, yazmaya devam etsin. Ben böyle diyorum diye antidepresanları pıt pıt içmesin karanlık bir odada. Yazsın. Ama daha dikkatli. Fakat böyle dikkatsiz yazmaya devam ederse, “Kendimi Kenya’ya ait hissediyorum. İleride d&r’da imza dağıtan kişi olacağım.” sözünü gerçekleştiremez. Kenya’da bile yeraltı kitabını bastıramaz, ama üniversite fotokopicisi Kamil Abi bu konuda yardımcı olabilir hanfendiciğimize. Benim tavsiyem, akşama kadar film izleyeceğine biraz yazı kabiliyetlerini geliştirecek eylemlerde bulunsa iyi eder. Centil-boy tavsiyesi.

Son olarak kendisine bir resim hediye etmek istiyoruz, o anlar. (Community, 1.16)

Kayalara Vurmuş Beyinler

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Porthos

DAVALI: Osman Şahin (Galapera Öykü, Ekim 2012)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

“Galapera  Öykü” içinde güzel öykülerin olduğu bir fanzin. Merkezi Beyoğlu. Merkezi olur mu demeyin, onların var. Az sayılı sayfalarındaki yetenekli kalemler de okunası. Fakat Osman Şahin’in “Kayalara Vurmuş Suretin” adlı öyküsünü kayırmak zorundayım, olumsuz manada. Gerçi öykü ilk olarak 15 Mayıs 1994′te Milliyet Sanat’ta yayınlanmış, ama benim için son hal önemli. Seçtiği konu çok güzel olmasına rağmen ağdalı betimlemelerle bataklığa gömmüş öyküsünü. Hakkında söylenen “Osman Şahin Karacaoğlan diline doğdu” ifadesi de herhalde asrın ironilerindenAyrıca Ahmet Mithat gibi maaşallah, Allah nazardan saklasın, her şeyi –neredeyse- ayrıntısıyla açıklamış, bizi hiç yormuyor. Bu sebeple bunun öyküselliği tartışılabilir. Sorunlu mevzu, çitleri atlayamamış bence.  Türk filmi gibi “sahneleri” var. Zaten Osman Şahin, evet o Osman Şahin. Hani şu milyarlarca öykü ödülü olan, öyküleri yönetmenlerce kapışılan. Kibar Feyzo’nun yazarı. Gerçi aldığı öykü ödülleri de… Neyse. Biz sadece bu öyküyle yetinelim, amacımız o.

Cafer diye bir karakter var öyküde. Analığıyla yaşadığı ve zulüm gördüğü için dağ tarafındaki kadın heykelimsiyi öz anası yerine koyup onun yanına gidiyor devamlı, yanıbaşında ağlıyor, duygusal boşluğunu böyle dolduruyor; dert ortağı, arkadaşı, sığıncası kılıyor onu. Hikaye konusu çok güzel demiştim, fakat betimlemelerinin öykünün ana izleğiyle bir alakası yok. Kalemini kontrol edememiş Şahin, öylesine yazmış işte. Sinematografik bir dil belki amaçlanmış olabilir, ama bunun adı öyküyse kendisine sinopsislerde başarılar dileriz, burası yeri değil; zaten birçok Yön-etmen tanıdığı da vardır, ooh ne güzel işte. Fakat, “heykelimsi tombul kadın yontusu”nu tasvir ettiği pasaj epey uzun olmasına rağmen diğerleri gibi sırıtmıyor. Karakterin, heykelin bakışlarından yola çıkıp yaptığı sorgulamalar da gereksiz değil. Ayrıca şu ifadeleri gerçekten takdire şayan: “Biraz aşağıda, sesini yeşil yosunların emdiği incecik bir dere akardı. Geçmiş çağların can damarına kök salmış devasa çamlarla kaplıydı yamaçlar.”

Şahin her şeyi, ama her şeyi söylüyor. Bize bir şey bırakmıyor. Devamlı heykelin yanına gidildiğini söylüyor, niye gittiğini de ayrıntılarıyla anlatıyor, tekrarlarla parafırez ediyor (hadi yine iyisiniz, yeni bir kelime uydurdum).  “Analığı öylesine lanetli biriydi ki, kendi çocuklarına en sevecen yanlarını gösterirken…”diyor, gerisini siz tamamlayın. Klişe. Gerek var mı buna şimdi? Biz bilmiyor muyuz bu durumu? Hiç değilse, heykeli anasına benzettiğini söylemeseydi. Onu da söylemiş. Herhalde Şahin, Türkiye’nin yüzde 99.9unun beynini kullanamadığını farz ettiği için böyle bir iyilikle faideli olmak istemiş. Eh bize de beyinler lazım olmadığına göre hadi gelin kafalarımızı kayalara vuralım beraber.

Bazı cümlelerinde ise öğeler başıbozuk cirit atıyor. Ne, he demeden bir bakmışız, pat cümle bitmiş. Allah Allah. Mesela garip bir cümle: “Çıplak ayakları, kirden, pislikten kararmış, köseleye dönmüştü, geniş taraklıydı Cafer’in.” Bundan başka kelime uyumsuzlukları mı dersin, tamlayan tecavüzleri mi, ne ararsan var. TDK’nın askerleri değiliz tabi ki. Hani güzel olsa, amenna, ama kulak da tırmalıyor birader, hem de ne biçim.

Balizarde ün tanımaz. Her kalemi keser.

Şiir desen değil, roman desen hiç. Öykü mü? Hadi len!

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Athos

DAVALI: Ahmet Sait Akçay (Dünyanın Öyküsü, sayı 4)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Dünyanın Öyküsü şüphesiz -şu an itibariyle- Türkiye’nin en iyi öykü dergisi. Mikro, kısa-kısa veya küçürek -hangisini benimsemişseniz- öyküler konusunda bir öncü rolü var, bu konuda 2. sayıda özel bir bölüm ayırmışlardı. Fakat -Hilal Karahan’ın öykülerini saymazsak- yerli mikro öykücüler çok berbatlar. Ahmet Sait Akçay da maalesef dergideki “Cape Town Öyküleri” ile bu kategoriye giriyor. Hatta  Orwellce konuşursak bence “daha” berbat.

A.S.Akçay boş bir adam değil. Dergi ve kitap tecrübesi olan bir isim, metin yazarlığı da var. Fakat şu deneysel metinleri yok mu, intihar sebebi. “Mukavemet” adlı öykü kitabındaki “deneyselliğiyle” de tanıyoruz onu, ama o kadar kötü ki hayatında -farz edin ki- hiç öykü okumamış birisi, hadi bir de şu türü “deney”eyim diye okusa küfredip tövbe eder bir daha bulaşmamaya. Akçay, yapıbozumcu okumalara kendisini çok kaptırdığı (bence saplanıp kaldığı) için böyle abidik kubidik, bölük pörçük metinler kaleme alıp,  “anlam üreten özcü yorumları” reddediyor herhalde. Oturduğu gibi 15 saniye içinde aklına gelen on-on beş kelimeyi pat pat yazıyor, başka bir açıklaması yok. Ben de Paul de Man’den hareketle şöyle söylüyorum: Her metin yanlış değildir, ama bazı metinler “yanlış”ın kelime karşılığıdır.

Mikro öykü, yoğunun yoğunudur, bu yüzden zaten bir olayın bam telini kısaca anlatmak zor iken hiçbir şey anlatmamak da neyin nesi? Akçay tam olarak bunu yapıyor. Hiçbir şey anlatmıyor. Hiç. Böyle kalıcı olacağını mı sanıyor, garip şeyler deneyerek? Alın bir örnek:

“Yetmezlik merhametsizlik ıslak torbadilsiz evrenler acısı damarında hafif ergen çocuk silueti caddelerde dolaşırken berisinde afişteler Sea Point Truth Coffee onbir ayrı damardan akan cesetler özgürlük aşkına sana tecavüz etme hakkı için SIRTIMDASİYAHBEYAZSİYAH BİR KAMBUR”

Metinin bir kısmı bu. Tamam, tabi ki yeni usuller, üsluplar denenmeli, ama bu ne lan! Sorun şu: Neyi eleştireceğimi bile bilmiyorum. Kelimelerin kifayetsiz kalması meselesine pek inanmazdım, sağ olsun ağabeyimiz Akçay sayesinde onu da öğrendim.

İkinci husus, kısa öykünün şiirle roman arasında bir yere sıkıştırılması meselesidir ki Dünyanın Öyküsü’ndeki bazı kıymetli kalemler de bunu kanıksamıştır. Ben bunu reddediyorum. Kısa öykünün sui generis bir statüsü vardır; ne şiirleştirilebilir ne de kısa romandır denilebilir. Bu nevi şahsına münhasır özelliklerin de ucu açık (mişın dışına çıkmış olmayacağımı bilsem, yardırabilirdim). İşte Akçay, gayriresmen bir şiirimsi yazmıştır “Cape Town Öyküleri”nde.  Bu sebeple Özcan Karabulut’tan bir düzeltme notu bekliyoruz 6. sayıda, A.S.Akçay’ın metninin “Konuk Tür: Şiir” bölümüne değil de yanlışlıkla öykü kısmına aldıkları için. Aksi takdirde böyle bir tuhaf metni yayınladıkları için karizmayı acayip çizdirmişlerdir, bilseler iyi olur.

Ben “öteki”yim.

Adım Athos, yakalaros, öperos

Bir Sevgi Pıtırcığı: Nursen Karas

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Aramis

DAVALI: Nursen Karas (Notos, sayı 35)

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

Nursen hanım Notos’un 35. sayısında (Ağustos-Eylül 2012)  “Şişerek Patlayan Kral” adıyla bir öykü yayınlamışlar. Başlıktan bile okumadan ne anlatılacağını tahmin ediyor okur. Daha farklı bir isim bulsaydı da hepimizi 15 yaşındaki çocuk yerine koymasaydı keşke. Gerçi zat-ı âlileri çocuk hikayeleri de yazıyor, belki bunu da onlardan birisi olarak düşünmüş olsa gerek. Aksi takdirde, biz yetişkinlere hitap ettiğini düşünüyorlarsa… Düşünmesinler yani. Fakat bir büyüğümüz, baya bir büyüğümüz olduğu için bunu, torunlarına öğüt veren anneanne masalı gibi algılayalım biz de saygımıza halel getirmeyelim daha fazla.

Hikayede yedikçe midesi genişleyen ve daha da çok yemek isteyen, sonunda da kendisine yemeği getiren uşağı yiyen ve çıkarları için buna göz yuman saray efradından bahsolunuyor. İlk iki paragraf güzel. Ama “Masalımız nasıl mı bitiyor?” ile başlayan son paragraf onun değerini o kadar düşürüyor ki midemizde bir ağrı, ağzımızda bir kusmuk tadı hissediyoruz. Mesaj yağıyor gökten. Kral ölünce yerine geçen kral ders almışmış, komünyal düzen düsturunca her şeyi bölüşmüşmüş, ülkenin insanları daha bi’ olgunlaşmışmış falan. Sonra Pollyanna etkisiyle hep birbirlerine sevmişmişler. Kadın yazarlarda bu özellik daha fazla ortaya çıkıyor. Sevgi pıtırcıkları. Ah şu kadınlar…

Son kısmı okuyan biz dayanamadık, “Dağlardan atlamak istiyorum” diye haykırdık ve sonra dergiyi kapattık küçük odalarımızda.

Filika’yla Semaver’de cümbüş var

KALEMYA EDEBİYAT MAHKEMESİ

DAVACI: Athos

DAVALI: Mert Öztürk

EDEBİYAT ADINA

K A R A R

                Davacı Athos tarafından davalı Mert Öztürk aleyhine açılan davanın yapılan kapalı yargılaması sonunda;

Mert Öztürk’ün “Kırmızı Gergedan” adlı öyküyü aynı ayda çıkmış bulunan iki farklı dergiye gönderdiği tespit edilmiştir (Bah bah bah). Bu çocuğun (büyük olamaz ya)  işlediği cürmün ispatına gelince, Öykü Teknesi’nin 29. sayısıyla birlikte verilen “Filika Kısa Öykü Dergisi” sayı 11 ile edebiyat camiasına henüz ayak basmış ve 2. sayısını çıkartmış tecrübesiz Semaver Öykü’dür.

Şimdi, bunun için iki alternatif teori vardır. Birincisi, Mert Öztürk büyük bir bilinçsizliğe imza atarak öykülerini yazar yazmaz, heyecanla birçok dergiye göndermektedir ve editoryal zamansallığı önemsememektedir. İkincisi, göndermiş olduğu öyküye yanıt “saygıdeğer” dergi editörleri tarafından uzun süre verilmeyince o da başka dergilere göndermiştir. Bu düşük bir ihtimal çünkü Semaver Öykü daha yeni çıkan bir dergi, ama hadi Öztürk’ün şevkini kırmamak için daha fazla kurcalamayayım. Fakat böyle güzel bir öyküyü büyük bir denyolukla gölgelemiş, onu da es geçemem.

Asıl problem Filika’nın editörü Filiz Bilgin ile Semaver Öykü’nün editörü olan Deniz Dengiz Şimşek’te. Donanımlı insanlar fakat kendileri belki de Öztürk’ün yazdığı maile yanıt bile vermediler, bizim edebiyat dünyasının baş adamları (hadi insan diyelim) böyle şeyler yapıyorlar, o yüzden emin olamıyorum. Ama bir edebiyat okuru olarak böyle saçmalıklara bizi bulaştırdıkları için iki dergiyi de Mert Öztürk’ü de kınıyorum.

“Kırmızı Gergedan” adlı öyküde “yazar”ın dediği gibi, “Ne biçim bir dünyada yaşıyoruz”

HÜKÜM : Yazılı gerekçe ile,

1) Bu hatanın nedeninin okurlara bir sonraki sayıda açıklanması istemine (malum ya, editörlerimiz giriş yazılarında çok seviyorlar mesaj vermeyi)

2) Her ne sebeple ve kim tarafından olursa olsun tüm okurlardan -sorumlu ve sorunlu kişi/ler tarafından- özür dilenmesine,

karar verdim gitti.

Adım Athos, yakalaros, öperos

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: